Benim gözlerim uzağı görmez ki... Acaba nedir o direkte sallanan... Çıkışta söylenmedik sığ bir telaş oluvermiş gözleri. Gidene sorulmalıydı önce, sırrı neydi körsel şölenlerin avuç içi gözlemeleri. Kalan, ardından acı acı konuştu mu ki böyle beline tekme yer gibi tok başına gezsin sokak sokak. Olmuyor, sığmıyorum ne zamana ne de mekâna.
Ceninliğime geri dönmek ve uyumak tekrardan dünyaya...
Diyarsız çözülüşleri cam üstünden kaçırdım. Kalburu eksiksiz bir nihayet bu…. Çekildim tepemden çekik gözlü hayaletler gibi. Fiil iptaline yakın durdu hayvanlarım. Ölümü istediler, ben sustum diye. Susasaydım oysa bedbin bir yüze, cesetlerimi toplardım her gece. Heceleyemedim üzerimdeki yorgunluğun sergüzeştliğini. Tıkandı bana gelen ne varsa. Ucunu sedef ağzını yırtan konukların karambollerinde ekledim gücümün titrekliğine. Şimdi sızıyı resmet bakalım, ben uyurken...
Belki kimse güllenmeyecek, silahlar altında. İkindiye varmadan vurulacak düşlerinden güller. Ansızın kenetlenecek belki elleri boğazında, yudumlayacak son nefesini. Kimse meraklısı değil ki, kelimelerimizin çığlık olup titretmesi meydanlarda, ne ütopya ama! Sancısız kalmaktan korkarım gerisi iki satır arası boşluk.
Dölsüz hıçkırıklardan bir avuç esinti mi hayal edersin, boş versene kansız nasılsa bıçakları şerefsizlerin. Biriktirdikleri kadar büyük tiksintileri… Davuluna sığar mı sanıyorsun itçiklerin dipçikleri. Duvarın öte tarafında birikiriz bihaberler bizden. Varsın yokuş aşağı itilsin karıncalarımız, kim vazgeçmiş turuncu sabahlardan...
Bu itici konukluktan taburcu olmak için çok nefes tüketmek gerekir. Aldığımız nefes biz verdikçe birikir.
Bu saltanatlıkta bize münhasır hasıraltı, divan altı öykülerimiz var. Yani, yok deme çok şey var...
Suratını çizer tıpkı tunç krallığın yitik sövgüleri gibi... Elinde olsa kana bular kendini en şerefsiz yerinden... Ama der kendini yok sayarak bitmez ki bu saltanat ben ölsem de... Dediğiyle yaptığı arasında uçurumlar birbirini kovalarken o hep yalnız kalacak, bin bir cinayette işlese içinde kendi asla temizlenemeyecek... Kirli tunç kral!
Uçurumlarda salkım saçak gezginler mi doğurursun lanetinle mi doyurursun sonra, öldürür mü seni sancıların hurisiz mi kalırsın enleminde ömrünün, boylamında taş altında mı kalırsın? Cemre düşmez mi filelerine?
Sen çağır sen konuş sen dinle... Kime ne?
Öğretilerinden daha yalan değildir gösterdiklerin...
Başkalarına kurduğun tuzak, sana kurduğum tuzaktan daha zekice değildi, tüm zehirli saatler şahittir itirafına. Kurduğun tuzaklara güvendin. Sana kurduğum tuzağa beraber düştünüz. Keşke buna inandığın gibi kabullenseydin de. O zaman daha az acı çekecektin. Hayatın anlamı şudur diye sıraladın. Kendine bir kader yazdığına inandın,tabii ki yanıldın. İnsan kaderini yazamazdı sadece yaşardı. Kendine olan güvenin seni biriktirir şimdi çukurlarda. Kendine güzel bir kutu yaptığına mı inanıyorsun ? Çeşit çeşit yüzlerin yüreklerin bulunduğu süslü bir kutu. Bu kutu senin hayatının anlamı öyle mi ? Ne kadar zavallısın ! Bahanelerin, bananelerin yörüngesinde dönüyor o kutu. Her yüzün bir kuralı vardır ve her yüz bir kapandır,avını bekleyen. Senin kutunda kurallar çatışmıyor mu? Peki ya sözcükler? Hangi yüreğe ne söz söylediğini karıştırmıyor musun? Biri baskın çıkar da seni yörüngesinde döndürür diye korkmuyor musun? Sistematik bir şekilde duygularını dağıtıyorsun demek. Gerçekliğine ne kadar inanıyorsun peki? Yorulmuyor musun denklem çözmekten, yerlerini sürekli değiştirmekten. Bu çözmeye çalıştığın çok bilinmeyenli denklem. Matematiksel düşünebilirsin ama matematiksel yaşayamazsın değil mi? Bu ağalık yorar yüreğini… Sahi eskiyen yüzlerin girmiyor mu rüyana. Zulüm etmiyor mu ağrıyan başına. Sen hiç rüyasında ağlayan bir çocuk görmedin mi? Seni uyaran ak sakallı biri de mi gelmez rüyana? O kadar mı uzaksın hidayete? Sorularım kendim için değil senin için de değildi. Çünkü ben o kapana hiç yakalanmadım ve sen alışkınsın kapanlar kurmaya. Kapanları bilmeyen bir zavallı vardı tanıdığımı sandığım,körpeliğine inandığım. Her soruya muhatap bulabilirsin yaşanmışlıklar çerçevesinde ama kaçı buna layıktır bilmiyorum. Hikmetlerle ördüğünü sandığın hayatın tükenmekte. Onun da senin kapanında acı çeken bir av olarak yaşantısını sürdürdüğünü görmek ayrı bir zafer sanırım. Bundan böyle sarmalamayacağım kırılan yerlerinizi. Bir karakter tedaviye cevap vermiyorsa artık ölmesi gerekir. Ölme vaktiniz geldi. Sizi öldürmek üzere kapattım tüm kapıları. Roda Uyanık
Bıçak yalnızlığına bilenir saatlerim. Kekeme sevinçlerin buğusunda oyun oynuyorum. Herzamanki sarhoşluğumla. Vardır bir farkındalığı serzenişlerin. Boşuna sahiplenirsin sarnıçları. Kolona bağlanan çığlıkların susması gerekmez mi?
Biriken konuklar alır benliğini belsizliğine. Yaşayamadığın an kadardır tutsaklık. Kansızlığına lanet etmek bir nefeste denilirde kesilir yamacında yırtmaçlar. Daha bir uzar gider bananeliğin.
Tabirine tuzaklar kurmak,silahlanmak ikindilere. Şaşkınlığımda hıçkırıklara boğulur adres bekleyen gözler. Kanadından damlayan veriler birikince aynalarda, sayıklamalar kucak açar bedbin yorgunluklarda. Suratında dağılır mı ince hüzünler. Bildirimler tepetaklak eder sızlayan ciğerlerde. Sen yinede kalın ensene taş ağırlığını yükle.
Kaldırım taşları döşe bensizlikte. Sadece ellerin kendi boğazında tutulu kalsın seferlerinde. Yitip gitmelerimde saklı kalabilir gülüşlerim ama sen yinede güvence altına al sancılarını. Seni vurabilir en kanlı sabahlarda.
Kente yağan her yağmur bilgeliğinde uzak düşersin ıslanmalara. Sen hep kuru kalacak, yanmaya hazır bekleyeceksin.
Sesini duyurmaya çalışırsın en bereketli havzalara. Yiter sesin boşlukta. Sadece hayali kalır gülümsemelerinin hafızanda. Oysa güçlüydü bir zamanlar nefesin. Şimdi sayfanın küllerini bile uzaklaştıramazsın kendinden.
Yasaklanan mutluluklarının hesabını yapmaya başlarsın, gül senden uzaklaştıkça. Günlerin aylara hapsolur, ayların yıllara. Yine de kabul görmez bir sevgi gömütüyle taşınırsın ordan oraya. Sen , kendin olmadığın için yangınlardasın.
Yontulmuş hüzünlerinin arasında kelebek ölüleri çoğalınca, sadece biletini kesmek ağrısı asılacak boynuna. O zaman daha net göreceksin, yağmurların bakışlarının arasında nasıl aktığını gizli gizli. Kalabileceğin bir yan olmayacak duruşlarında. Yalnız geldiğin bu kentten, yalnızlığın uğurlayacak seni.
Son nazarlara niyetsiz çiftler seni uğurlarken bilmeden, aklının kesişen noktalarında sadece boşluklar olacak. En büyük boşluk , seni terk ettiğim yer olacak. En acıtan boşluk, beni terk ettiğin yer…
Her anını bensiz yaşayacaksın. Kulağın seni tekmelerken, yüreğin beynini ısıracak. Keşkelerin nasıl acıttığını senden başka kimse bilmeyecek. Adamlığın adımlanmayacak adımın yanına.
Sen istiyorsun ki; ben ve sen , ben ve ben arasına kalın bir duvar öreyim.O zaman sen geri dönüş matemini yaşayacak ben de bunu onaylayacak mıyım?
Yapıtını adlandırmadan bana sunmak mı istiyorsun ; keşke kardelenler arasında bir bakımlık ömrü olsa kuşların. Eminim sahipsizlikleri bu kadar konuşulmazdı. Peki şimdi sen ebabil ,
ben de kanarya mı olacağım ; biri kuzeye biri doğuya hapsolan.
Senin gizleme gücün güçsüzlüğümü yüceltiyor. Bu gizliliğinin gücünü suçluluk gücünden mi alıyorsun? İhaneti , intikamıve nefreti
içip ; bir uçurumun kenarında ya da dipsiz bir kuyuda kayboluveriyorsun.Bunu hep yapıyorsun. Sana sığınmak imkansız.
Sen sana sığıyor musun?
Suçsuzluğuma engel olup, suçuna engel olamadan herşeye ve hiçbir şeye dair resimler çiziyorsun.Gün ışığının uzak olduğunu uçurumdan izliyor ve bulutlar giyiyorsun.
İşte o an ötekilerin daha bir belirginleşiyor.Onlara bir barınak bulmak zorunda mısın ?
Düşüncen gün ışığıyla olgunlaşmaya başlıyor.Onlara bir barınak bulmak zorunda değilsin.
Gün ışır...Ve hüzünbaz bir sahile konar martılar.Böylece kahkahalarıyla, ilk gecen gündüzün ürettiğinden ya da dillendirdiğinden daha eski birisin artık.
Sancıttığın tüm beyinler şimdi nasıl enginlerdelerse , sen bir o kadar eski dipsiz kuyusun.
Ve gölgeler yine uçurumun kenarında ya da okuyuda...sessizliğinin çürüteceği birşey kaldı mı?
Sen ki uçurumlara imrenen ve şimşeklerle övünen ; şimdi nasıl bataklığı yüceltebilirsin.
Anlaşılması güç bir değişim..
Nasıl bir doğum bu?
Ya da ölüm?
Gecikmiş bir çağrı bu biliyorum
Kelimelerim...
Ellerim...
Suretinde parçalandı kalabalıklar-ben-
Sen susturmaya çalışırken ötekilerini
Ay çıldırdı işte
Artık kimse geçmişe çekemez seni...
Geçmiş:
Gitmesen de bilirsin o panayır yerlerini, sınırsız cezbedişini..Ben şimdi bir panayırdayımsenin hiç görmediğin, benim hiç değmediğim bir mozaik pasta kıvamındaki dokunaklık için pervasızca çırpındığımız.
Manzaran aydınlamıyor...O gizlilik seni nasıldabüyülüyor , denizde çıldıran martılar yerine.
Levhaların, işaretlerin üstü şimdi örtülü.
Karanlık...nasıl bulacaksın yönünü?
Manzaran aydınlanmayacak, hep sürgün kalacaksın o yerde.
Seçimin seni rahatsız etmeyecek mi ?
Edecekse , çağrımagel!
Gece yarısı düşüncesini unutma.Yarın son derinliğini gün ışığına çıkarmak ve uçurumun sesinin sana yükseldiğini duymak istiyorsan , gel benim sessizliğime dal.Sanrılarının hepsini kusabilirsin yüreğime, nasılsa sırça değil artık. Kopuşuna da isim vermek zorunda değilsin. Bırak ötekilerin de o mağarada kalsın.
Eteğinde topladığı çakıl taşlarını fırlatacak tek tek suratlarına , bırak hep birlikte çıldırsınlar.
Kendini, beni ve ötekilerini rahat bırak!!!
Aralık olan kapı artık tamamen kapalı. Evet_Hayır seçiminde
kaybolup gitti anahtar...
Ama deniz gelip senin sürgün levhalarını devirecek.Güneş, yapraklarını tutuşturacak ve rüzgar son saat kaprislerini de savurarak
seni tarihine gömecek.
Ben mi ?
ben, kendime yaşayabileceğim bir hücre bulurum elbet...
İncitir artık bakışlarının üzerinden geçip giden vagonlar,kelimelerimi. Yüceliğine pusu kurulmuş bir sevdaysa bu,ömrünü tamamlaması askıya alınacak bir tebessüm olamaz artık sayfalarda.
Adımlarında ezberlediğim hiçbir adreste bulamıyorum bizi. Gırtlağında kenetlenen tüm kaçışlar,acımtırak bir mendilmerasimine dönüşür. Mahkum edildiğimiz kuyunun suyu azalmakta. Kendimizi atabileceğimiz bir oksijen çukuru bulamayışımızın eziyetidir şimdi avuçlarımızdan damlayan. Yüzlerimiz sayfalarda kanar artık. Yoktur imkan dahilinde hiçbir şey. Elimden tutup beni bindirebileceğin bir otobüs yok biliyorum. Adlarımızın baş harflerinden oluşan bir plaka yok diye belki bu kuyudan çıkamayışımızın nedeni. Oysa ne çok yakışırdı kimliklerimiz yan yana bir masada. Kimliklerimizi koyabileceğimiz bir masa hiç olmayacak biliyorum.
Ricat hallerimiz, destansı bir replik şimdi anlatılmaya cesaret edilmeyen. Sahnelenemeyen tek oyun bizim öykümüz. Perdelerin sonsuza kadar kapandığı bir oyun.
Yoruldum sevdiğim !
Seni bana getirmeyen,beni senden götüren zamanı solumaktan…omurgasız bir yastığa baş olmaktan yoruldum. Kesik içseller manzarasında yitirmekten bizi…sevdanın,numunelik bakışlarda titretmesinden yoruldum.
Yoruldum sevdiğim,ruhumun bir ileri bin geri adımlanmasından. Seni özledikçe sensizlikte kaybolmaktan yoruldum.
Yontamadığımız kabulü zor bir gerçek vazgeçmek bu konukluktan. Keşkelerin,acabaların arasında kaybolan gerçekliğimiz şimdi yosun tutmuş aynalardan bakar bize.
Oysa ben senin ışığında aydınlanmak istedim. Yangınında kavrulmak, bakışlarında serinlemek. Öyle sevdim ki seni dünyaya kafa tutacak kadar. Öyle sevdim ki canımdan parça koparacak kadar ve öyle sevdim ki seni terk edecek kadar…
İnkara gerek yok,pasajsız bir iklimdi yaşadığımız. İçini süsleyecek bir vitrin hiç olmadı bu sevdada. İmkanı hayal dahilinde yaşadık, en çok hangimiz acıdı bu talanda bilmiyorum.
Ayrı konukluklarda ne kadar kalırız ayakta?
Sözlerim gözlerinden aksa da bağdaş kuramadı işte mutluluk karşımızda.
Sayıkladığım her gece kabusunda nefessiz kalıyorum. Ötesi görünmeyen büyük bir boşluk. Gülümseyebilmek isterdim her şeye rağmen. Sancılarda kesildi sesim, donuktur şimdi yüzüm tüm nefeslere. Anla beni diyemeyecek kadar yorgun kaldırıyorum başımı omuzlarından. Biliyorsun nasılsa alnımdaki her çizgi yokluğunun izidir. Dünyanın sonu gelecek…belki önce bizim başımızda kopacak kıyamet. Son nefesini verirken insan ne hisseder ne ister bilmiyorum ama sen benim o son nefesi yanında vermek istediğim tek insansın. Bunun tanımlanamayacağını anlıyorsun değil mi?
Sızlayacak ve daha fazla sızlatacak değilim seni. Dayanamam gözlerinin nemlenmesine her şeye rağmen. Sen benim kirlenmeyecek tek değerimsin. Avazımın en masum çığlığı. Sen benim son bakışımsın sevdiğim.
Bir zerdali ağacı altında düşselleşmek miydi gerçeğe düşen yaprakların aniden savrulması uzak bir kente... durulanabilir miydi insan yağan yağmurla , karartılmış bir ruha nasıl hükmedebildi o insan...
Anlayamıyorum iklim gerçekten değişti mi bu kentte yoksa ben o kentin ikliminde mi yaşıyorum hala.
Ben sancıtırken her bir yerimi , sende hep yüceldi utancın kırmızı tonu... Ama sanırım karartmak yetmedi sahipsizliği... Giz perdeleri ardı ardına açılır mı sandın ekranlar çoğalırken...savamam yüreğime yerleşen ihaneti...ekran ne kadar da yazsa hükmü yok yaşımıza.
Zaman iletisi aslında ne dündü ne de yarın ...zaman neydi söyleyeyim mi sana ; sallanır sanılan o bayrağın esintisinde yitirdiklerimizin öyküsündeki karanlık sokakları aydınlatan lamba altlarındaki duaydı.. Buhurlar yükselirken ki sahipliğimize düşerken cemre somurtmak aceleciliğinde yüceltmiştik ya sabrımızı şimdi çekilen eziyete kimin ruhu edilgen bilmiyorum... öteki benden eksilen sözler yırtsın bakalım soytarı gece karanlığını...
(duvarı istediğin kadar beze renklere , ihtişamı yıkıldı gitti 12 Mart
depreminde...)
Ne çıksa da dudaklarımın arasından ,sana ulaşmadan vurulur gider bir ay doğuşu vaktine bile yetişemeden...
Gündoğuşu ismimin anlamıysa ; turuncu adamlar şaşkındır ya kapımda , ayın doğuşu bende tariflenmez ; ben kilidi olmayan bir kapıda ısrarlıyken...diyiveriyorum gecenin bir vakti uzak kentteki yabancıya. Yabancı, tabii ki ne demek istediğimi anlamıyor belki de hiç kimse anlamıyor...beni her boşluğumda dolduran sen bile belki artık... kargalar o gece bir an düşündüm senle ilgisi olup olmadığını...boşuna düşünmüşüm kelebekler ölürken , martılar susarken kargalara neden senden bir şeyler yansısın ki... evet koca adam sen de küçüldün sonunda...her dağa çıkılmazdı ama her dağın bir doruğu vardı çıkılıp yüceltmek için ruhu...biz o dağa çıktık ama yolda o kadar yara aldık ki , oraya yığılıverdik ne geri dönecek ne de ilerleyecek gücümüz kalmıştı.. bir süre devindik karayla , mücadele ettik, olmadı... kaybettik birbirimizi.
Sonra yıllandık , yıllandırdık ... Duvarlara ve sayfalara yansıyansa sadece koca bir hiçti...
Ezberimde hala yüzünün her kıvrımı ama zaman uzadıkça ırıyor gözlerimde takılı kalan bakışın. Sağlamaya çalışıyorum etkilerini düşünce ekseninde. Haklı çıkartacak tek bir gerekçe bulamıyorum ne yazık ki. Sen çabaladıkça sözüm ona ben değişiyorum farkındalıklar çemberinde ve mücadelen çürütüyor bilinmezlik boynumda. Havada asılı kalıyor gülüşüm,kararıyor odam…penceremden içeriye ne bir ses ne bir nefes…
İnançlarım üzerine içtiğim yeminler uykularımı kaçırıyor,rüyalarım sürekli çekiştiriyor eteğimi,kör kalkıyorum sabaha. Aramalarım nihayetsizdir gözyaşlarımda. Kulağıma çarpan ezgiler uçurumlara itiyor. Korkum düşüp yaralanmak değil ki? Korkum vurulup düşmek hiç değil köşe başlarında. Bana eksik kalıyorsun bulaştığım her olayda. Sürekli bir araç takibinde daha bir güçleniyor kelimelerim senin eksikliğinde. Bildiğim her şeyi bilmiyorsun ki? Bu sefer satır aralarındaki gezginliğimin beni öldürebileceğini bilmiyorsun mesela, karşıda duran aynasızları,telsizlerdeki anonsları…ya sen öğrendiğinde geç kalmışsan bana. O zaman seni ödüllendirmelerini bekleme.
Demiştim ile diyemedim arasındaki köprüde yolcuyum. Gökyüzü hiç olmadığı kadar kırmızı bu gece. Sinmek nafile varlığına. Yağan her kar tanesi ayrı ayrı titretiyor beni. Isınacağım bir yangın yeri de değil artık yüreğin. Azalan her sedyede daha çok üşüyorum. Canı bedenden çıkan bir sevdaysa bu tıpkı az önceki gibi, tükürüp tükeneceğim sokaklar boşalsınçoğalsın.
Verdiğim sözün etrafında dönmüyor işte dünya,iç çekişlerindir belki de. Derin yalnızlığının oyuncağı nedir ki böyle dilini kesebiliyor,gözünü çıkarabiliyor ve kulağını patlatabiliyor. Kötürümüm anlıyor musun bu sessizliğe. Sen orda anlayamadığım mücadeleyi verirken ben burada kayboluyorum. Trenden atılmaya hazır biletsiz bir yolcuyum.
Vazgeç bu özel münasebetinden. Sen sustukça tüm kitaplar paramparça oluyor görmüyor musun? Tüm şiirler,tüm öyküler ve tüm destanlar ardımdan koşturan tasmasız azgın bir köpek. Karışan her birlik tutukluğumda övgüye,kahramanlığa yaslanıyor ve yerleri çok rahat.
Senin olmadığın bir an bile yokuş aşağı kırmızı kar taneleri…
Biliyorsun bir kelebek ölüsü kadardır aslında yaşam perdesi. Saat akıyor,zaman geçiyor. Sen kanepene uygun perde buluncaya dek beni perde arkasında çoktan kaçırmış olacaklar. Ne kalacak geriye lila rengindeki kanepene uygun lale desenli bir perde.
Susuyorum!
İstediğin gibi…
Kelam yönlenmeyecek sana. Silahım seni gözlerinden mi vurur yüreğinden mi bilmem ama gerçek ,kendimi çoktan yaralamış olduğum. Sezgilerim ışıksız kalsa da rüyalardaki sigara aydınlığını istemiyorum. Beni tanıdığın kadarını yaşatmaya kalkışırsan ,ikimizde yarım kalmış olacağız…ucuz fotoromanlar gibi…
Başucu liriklerim, yaşamın için bir kaynak olsun istiyorsan; göz ucu değmelerini uzak tut zulümden. Kendini onlardan uzak tuttuğun sürece yakınım sana. Bir kuyu yada uçurum kenarı değil istediğim, bir yol olsun onlarında yürüyebileceği ama bizi görmelerini istemiyorum. Çok mu zor onlar olmadan yürümen?
Doğumunla başlar sana dikte ettirilen acılar. İlk gözyaşların ne içindir hala bilinmez. Sonuçta ne kadar iğrenç bir dünyaya geldiğini anlayamazsın ama ağlarsın. Biyolojik bir tepki demek ne kadar ikna edicidir bilmiyorum. İşte gelirsin ya dünyaya, birde kimlik verilir sana…adını,soyadını,doğum yerini yazarlar. Bunu sen seçemezsin bahtına ne düşerse artık. Bu kimlikle büyümeye başlarsın…ilk kelimelerin,ilk adımların,ilk anlamlı bakışın…
Sonra savaşın başlar hayatla. Sana güzel ve temiz görünen herkes kirli,her şey acıdır. Bunu öğrenecek vakit bile tanınmayacaktır sana. Tutunduğunu sandığın her dal kırık yada çürüktür. Belki bir düşüşte gidersin belki birkaç…
Küçüğüm !
Sana dev gibi görünür değil mi gördüğün her şey…senin küçüklüğüne zarar verilmez,sana kıyılmaz sanırsın değil mi? Bir bilsen ne kadar kalleş olduğunu o devlerin.
Seni yüreğinden vuracak kadar devdirler.
Senin ırzına geçecek kadar devdirler.
Seni duvara çarpacak kadar devdirler. Senin bedenini parçalayacak kadar,kolunu,bacağını gövdenden ayıracak kadar devdirler.
Bedeninin üzerine bomba yağdıracak kadar devdirler.
Küçüğüm ! Hep küçük kaldın. Büyümeden öldürüldün.
Hesap soramayacak, lanet edemeyecek kadar küçüktün öldürüldüğünde…
Sen doğduğunda bir hayat verilmişti sana.
Düşüp dizini kanatacağın…oyuncak bir bebek için ağlayacağın…ilk aşkını okul sıralarında yaşayacağın…acı çekeceğin…güleceğin…sevineceğin…seveceğin…sevileceğin ve düşüneceğin bir hayat. Duygularını ve fikirlerini yarıştıramadan yaşama hakkını aldılar elinden…
Sonbaharın sararmış bir köşesinde yağmurlarla bir yol çizememe hakkını,tütün tadında
demli bir çayı yudumlayıp hüzünlenmek hakkını aldılar elinden.Anne olmak ve baba olmak hakkını…
Sözlerimin tükendiği vakit tükürme ve lanet etme hakkımı kullanıyorum…onların yapamadığını.
Yüzünüze tükürüyorum, varlığınıza tükürüyorum. Beni rahatsız ediyor yaşıyor olmanız. Aldığınız canların hakkını ödedikten sonra yani can çekişe çekişe ölmenizi istiyorum.
( Enes,Mizgin,Baran…….katledilen bilerce çocuk anısına…………..)
Sancıttığım
tüm
beyinler,
şimdi enginlerdeler...
...Sitedeki eserler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununca korunmaktadır.Yazar\Şair izni olmadan hiçbir ortamda kullanılamaz...
İletişim adresi
rintruz@hotmail.com